Kim olduğunu, nereden geldiğini, nereye gittiğini, beni nereden bulduğunu, neden gözlerime öyle derin baktığını, bilmiyordum. ‘Ben bi meyveli soda alıyım’ dedi garsona usulca. Gözlerime bakmaya devam etti sonra. Dilim damağıma yapıştı, ‘sütsüz bi kahve bende’ diyebildim sadece. Öyle güzel bakışları vardı ki, sanki karşımda hiç tanımadığım bir yabancı değilde, yıllardır beraber olduğum biri vardı. Toparlayamadım cümleleri. Keşke toparlayamadığım tek şey cümlelerim olsaydı dedim kendime daha sonraları.

Başınıza geldi mi bilmiyorum. Sanki her şeyin merkezi o oldu bir an da. Toparlayamadım kendimi, ki zaten kendim de değildim ki o saatten sonra bende ki. Aynaya baktığımda kendi aksim değildi gördüğüm, bambaşkaydım. Aptal bir gülümseme yapışmıştı yüzüme, ve hayatımda olan hiç bir şey koparamadı çok uzun bir süre aynı gülümsemeyi. Her şey o kadar uçuşurcasına ve tatlı geçiyordu ki benim için, fark edemedim zamansızlığı.

Sonra ne mi oldu…

‘Sınavların bitti, mezun da oluyorsun. Zaten ben sana karşı arkadaşlıktan öte bir şey hissetmiyorum.’ dedi.

Saatleri, günleri, mevsimleri karıştırdım bir süre. Ama asla renk vermedim. ‘Peki.’ dedim. ‘Peki sen bilirsin.’

Mevsimler geçti sonra. Yeni bir hayata başladım, kalbimde saramadığım yaralarımla. Yeni okul, yeni şehir, yeni hane, yeniydi her şey. Kalbim hariç. Silemediğim anılar hariç.

Çırpındım bir süre geri adım atmamak için. Tutamadım kendimi. Zaten başıma ne geldiyse bu kendimi tutamamalarımdan geldi benim. Acabalarla dolu bir adım attım. Gördüm de karşılığını. Çok uzun bir süre, eski sevgili, yeni en yakın telefon arkadaşı olduk. Her şeyini dinledim. Annesinin altın gününden, yeni bir çocuktan hoşlanmasına kadar. Acıdı elbet içim ama belli etmedim. Arkadaştık biz. Hep anlattı. Dertlerini, aşkını, ailesini, her şeyini anlattı. Ama dinlemedi hiç. Fark etmedi derin suskunluğumu. Sustum. O anlattı, ben sustum. Derken böyle böyle vazgeçti anlatmaktan. Konuşturdu beni. Anlattım ben nasıl sevdiğimi ama bilmedi bu aşkımın ait olduğu kimliği. ‘Vay be, ne güzel seviyormuşsun sen öyle, yerinde olmak isterdim o kızın.’ dedi. Söylemedim tabii ki onu sevdiğimi. Bilmese de kimi sevdiğimi en azından sevişimi sevmişti Yeterdi ki bu bana.

Zaman geçti böyle böyle sonra. Bir gün aradı. ‘Seninle konuşmamız lazım, konu çok önemli, akşam ara beni.’ dedi. Afalladım, anlamadım. Zor ettim akşamı. ‘Ben senin sevgilin olmak istiyorum, biliyorum çok saçma ama istiyorum, basit bir arkadaşlık değil bizimkisi farkındayım, deneyelim.’ dedi. Dut yemiş bülbüle döndüm. Yıllardır duymayı istediğim cümlelerdi bunlar. Sonunda duymuştum. Bilmiyordum ama ne yapmam gerektiğini. Ne demeliydim? Ne olacaktı şimdi?

Ayrı dünyaların insanlarıyız sözünü hiç anlamamıştım ben aslında. Ama o ve ben bu kadar aynıyken, ayrı dünyaların insanlarıymışız. Yapamadık, olmadı, oldurulamadı. Evet ikimizde aşamadık belki sorunlarımızı ama daha önemlisi çok kırdık birbirimizi. Geri dönüşü olmayan şeyler değildi belki ama, dönmedi o. Sesini duyduğumda titreyen kalbim artık onun acımasız sözlerini kaldırmaya alışmaya başlıyordu. Dank etti gözlerini düşünürken kafama.

Hep aceleciliğimden, çalçenemden yakınırdım aslında ben; nedendir bilmem susuveriyorum artık aniden. Denk geliyorum paylaştıklarına. Acabalar kuruyorum saatlerce kafamda. Uğraşsak, zorlasak olur biliyorum. Artık olmaması gerek. Onun için. Benim için. Olmaması gerek. Diyor ya Tarkan şarkıda “Yanlış zaman, yanlış insan, tutunmak imkansız…” Yanlıştı bizim için her şey. İmkansızdı bizim birbirimize tutunmamız, komünistliğimizden değil ama biz sisteme karşıyız.

Onun bana bakması kadar, benim ona yanmam yanlıştı. Ben yanmazdım, ağlamazdım, kalbimin yarısını orada bırakmazdım. Çıkmamalıydı karşıma. Oturmayacaktık işte o gün orada. Tam diyorum “Seviyorum ulan onu!” Zamansızlığımız geliyor aklıma. Gün ağarıyor yine. Aklımda o. Ne olurdu sanki birazda o beni sevse? Saçlarını düşünüyorum uzun uzun. Gözlerini. Hiç dokunmadığım ellerini düşünüyorum. Eminim elime tam oturur elleri. Bir filmde duymuştum “Aşkı ya yazarsın yada yaşarsın. ” diyordu başrol. Söylese ya biz hangisiyiz? Mavi tulumuyla düşüyor hayalime. Temmuz sıcağında Çanakkale kordonda görüyorum ikimizi. Ne güzeliz! Sonra başka bir anı düşüveriyor gözlerime. 18 Mart’ a gidiyorum 2012 de. Asya pastanesine. Her yer insan kaynıyor ama ikimiz varız o an sadece. Onun dudakları soda şişesinde. Ben heyecandan üzerime döküyorum kahveyi ama çaktırmıyorum hiç. Ne güzelde konuşamamıştık o gün! Hiç susmayan ben, çenesini tutamayan ben lâl oldum o gün. Oda çok munis konuşmuyor neredeyse. Kalkıyoruz sonra, o eve ben yurda. Ama aklım sadece o anda. Yıllardır minnettar olduğum biri varsa oda ortak arkadaşımızdır. Hayatıma onun gibi bir güzelliği kattığı için. Belki çok az görüştük ama hissediyorum. Yanlış zamanlı, doğru insan o benim hayatımda. Bunca yıldır sadık kaldığım, beklediğim, insan o benim. 3 Mart 2012 de Öz Ateş dönerde, üst katta yol boyunda ki masada o bana karşı otururken anlamıştım. Başkaydı o, başka o. Aşk mı bu? Bilmiyorum.

Söylesenize; insan hiç dokunmadığı, nefesini nefesinde hissetmediği, doğru düzgün görmediği birine aşık olabilir mi?

Biliyorum bu biraz farklı ve benden beklemediğiniz bir yazı oldu. Uzun zamandır notlarımın arasındaydı paylaşmak istedim sizinle.

Huzurla kalın.

Reklamlar